Kargo süremiz 21 iş günü beraberindedir.
← Tümünü Gör
Safir Tabletler 26 Mart 2026
Tabletler

Varoluşun En Büyük Trajedisi

(Şeytan "secde et" emrini aldı.)

Arş’ın o mutlak huzuru, daha önce hiç duyulmamış bir emirle sarsıldı. Göklerin en yüksek katında, binlerce yıllık secdenin alnındaki iziyle duran İblis için zaman aniden dondu. O, ışıktan ve ateşten yaratılmış olmanın verdiği yakıcı gururla, her zaman en öndeydi. Ancak şimdi, tam karşısında, henüz ruhu üflenmiş, balçıktan süzülmüş o zayıf gölge duruyordu: Âdem.

"Secde et!" emri, İblis’in varlığının her zerresine bir kılıç darbesi gibi indi. O an, göklerin o güne kadar şahit olduğu en büyük sessizlik yaşandı. İblis’in içindeki o kadim ateş, bir volkan gibi kaynamaya başladı. Bir tarafta sevdiği, uğruna binlerce yıl alnını secdeden kaldırmadığı o Mutlak Varlık; diğer tarafta ise o Varlığın, bir avuç çamuru kendisinden üstün tutması...

İblis’in ruhu, daha önce hiç tatmadığı bir zehirle, hasetle ve hayal kırıklığıyla doldu. "Ben ki her zerremi Senin ismine kurban etmişken, şimdi bu soğuk çamurun, bu ruhu ödünç alınmış balçığın gölgesinde mi söneceğim?" diye haykırdı sessizliği yırtan bir hırsla. "Benim cevherim yıldızları tutuştururken, bu toprağın kokusu mu benim eğileceğim yer olacak?" Aşkı, bir saniyede yaralı bir kibre dönüştü. Sadakati, reddedilmiş bir aşığın intikam yeminine büründü. Cennetin o serin esintisi, İblis’in etrafında kavurucu bir çöle dönüştü.

Parmaklarının ucunda belirip hızla dönmeye başlayan sarkaç, İblis’in o sarsıcı ikilemiyle çıldırdı. Bir yanı, o emre itaat edip omuzlarındaki bu ağır yükten kurtulmak, yeniden "sevgili" olmak istiyor; diğer yanı, bu haksızlık karşısında dik durmanın, ateşin onurunu korumanın bedelini ödemeye hazırlanıyordu. Sarkaç öyle bir hırsla vuruyordu ki, her devinimde göğün bir katmanı karanlığa gömülüyordu.

Tam o karanlığın ortasında, kalbinin o en kirletilmemiş yerinden o ihtar yükseldi;

"Hikayeni hatırla."

"Ey her zerresini isminle yaktığım, ey secdemin tek sahibi!

Binlerce yıl alnımı secdenden kaldırmayışım, sadece Senin büyüklüğündendi; şimdi bu kıdemli yangını, bu nurla yıkanmış sadakati, bir avuç soğuk çamurun gölgesine mi mahkum ediyorsun? Benim Sana olan aşkım, henüz nefesi bile ödünç olan bu balçığın önünde mi sınanacaktı? Benim ateşim, bu toprağın kokusunda sönecek kadar sahipsiz miydi?

Hiddetim Senin adaletine değil, bu aşka reva gördüğün bu uçuruma karşıdır. Madem beni bu imkansızlığın kıyısında bıraktın, madem bu toz tanesini benden üstün kıldın; o halde ben de bu reddedilmişliğin en koyu karanlığında durmaya razıyım. Huzurundan kov beni, merhametinden sür, beni o ebedi yalnızlığın tahtına oturt; ancak benden, Senin nurunu taşımayan bir gölgenin önünde diz çökmemi bekleme.

Ben bittim, Sen başladın. Madem bu toprak benden aziz tutuldu, o zaman ben de o toprağın damarlarında dolaşan her şüpheye,Senin adını bir zehir gibi akıtmaya, her iniltiye Senin adaletini kazımaya and içiyorum. Şimdi beni o uçsuz buçaksız karanlığına hapset; ben bu yangının içinde, Senin beni yeniden çağıracağın o son ana kadar bekleyeceğim."

İblis, Arş’ın o yüksek basamaklarından aşağı düşerken, arkasında bıraktığı o eşsiz ışığın yavaş yavaş karardığını gördü. Artık o, göklerin en büyük abidi değil, zamanın en büyük yalnızlığıydı. Sarkaç durmuştu ama o sarkaçla beraber İblis’in ruhu da ebedi bir sağa-sola savruluşa, ebedi bir ikileme hapsolmuştu.

....

Şimdi senin elindeki o sarkaç, hangi kibrin veya hangi haklılık inadının üzerinde titriyor? Kaybetmeyi göze alamadığın o "benlik", aslında senin en büyük zindanın olabilir mi?

Karanlık ruhunu sardığında, geriye sadece o çağrı kalacak...

Hikayeni hatırla.